![]() |
Alev Alatlı'dan müthiş röportaj
Alev Alatlı'dan müthiş röportaj
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] Usta kalem Alev Alatlı, yazete.com'a konuştu, işte o ropörtaj... YAZETE.COM/Ali Buhara Mete Ali Buhara Mete: İsrail'in 'Kanlı gemi baskını' sonrasındaki süreci nası değerlendiriyorsunuz? Bu olaydan sonra uygulanacak yaptırımların ötesinde İsrail'e nasıl bir bedel ödettirilebilir? İsrail'in Gazze'de kontrolsüzce uyguladığı şiddeti ve katliamı bir nevi 'soykırım' olarak nitelendirebilir miyiz? Alev Alatlı: Mavi Marmara olayında ısrarla gözden uzak tutulan bir olgu var: IHH, Gazze ambargosunu delmeye merkezi Güney Kıbrıs’da, Lefkoşa’da, bulunan “The Free Gaza” hareketinin gönüllülerinden birisi olarak katıldı. Free Gaza Hareketi ağırlıklı olarak Müslüman ülkelerin gönüllülerinden de oluşmuyor. Aralarında, İtalyanlar, İrlandalılar, Kanadalılar, Yunanlılar Tunuslular, Almanlar, Avusturyalılar, Amerikalılar, İngilizler, İskoçlar, Danimarkalılar hatta İsrailliler de var. Dahası, arkalarında Noam Chomsky’den, Nobel Barış Ödülü sahibi Mairead Maguire’a, Desmınd Tutu’ya kadar hatırı sayılır entelektüel destek var. Amaçları, Gazze ambargosunu delmek, oradaki açık hava hapishanesine ilişkin dünya kamuoyunu bilgilendirmek, İsrail’in işgalci politikalarına göz yuman ya da doğrudan destekleyenl devletlere tutumlarını değiştirmeleri için baskı yapmak. Nitekim, daha önceleri de benzer girişimlerde bulundular, bazıları da başarılı oldu. Öte yandan, IHH, Birleşmiş Milletler tarafından danışmanlık statüsü tanınmış 3000 örgütten birisi, ECOSOC üyesi. Haiti depremine ilk yardım götürenlerden birisi olması uluslararası itibarını arttıran girişimlerinden. Söylemeye çalıştığım şu: olay, saygın bir STK’nın, fevkalâde saygın bir girişimi; lâkin, filotilo olayının Türkiye Cumhuriyeti ile ilgisi, IHH üyelerinin çoğunluğunun Türk pasaportu taşımalarından ibaret, yani tali. Ambargo delinebilseydi, delen Türkiye olmayacaktı; delinemediği için başarısız olan da Türkiye değil. Bu bağlamda, “İsrail’e ödetilecek bedel” uluslararası kuruluşların/mahkemelerin dayatmaları ile mümkün olabilecektir ki, ben şahsen buna en azından bu aşamada pek ihtimal vermiyorum. Mavi Marmara’daki şehitlerimizden yola çıkarak, ne Türkiye devlet ve hükümetinin olayı kendi girişimiymişcesine sahiplenmesini, ne de sahiplenmesi gerektiği şeklindeki dayatmaları gerçekçi buluyorum. Öte yandan, gerek IHH, gerekse partneri olduğu Free Gaza Hareketini içim titreyerek desteklediğimi söylemeliyim. Evet, şehit vermiş olmamıza karşın, başarıya ulaştılar. Evet, T.C. hükümeti vatandaşlarınıa her halûkârda sahip çıkmayı bildi. Daha fazlası sapla samanı karıştırmak olurdu ve olur. Soykırıma gelince, Ziyonizm’in ikinci adı olup, Gazze gettosundan çok önce uygulamaya kondu. Türkiye'nin İran'ı desteklediği yok A.B.M: İran’ın atom bombası sahibi olması, Türkiye’yi nasıl etkiler? Vardıysa durduracak bir yolu, Türkiye, Brezilyalı veya Brezilyasız, denememeli miydi? A.A: Bakın, ABD, dış politikasında yanılmaz filân değildir. Bunu defatle gördük. Şah’a ilişkin politikasından başlayarak, Tahran’daki elçiliğini “devrim muhafızları”na kaptırmasıyla sonuçlanan tutumuna kadar, İran’da yanlış üzerine yanlış yapmış, ve yanlış yaptığını itiraf etmiş bir ülkedir. Öte yandan, her ne kadar derin Amerikan devleti ile içiçe olsalar da New York Times gibi “ünlü” gazetelerin yazarlarının da manşetlerinin çoğunu copy-paste yöntemiyle oluşturduklarını unutmayalım. İngilizce dışında dil bilmeyen, bırakın Orta Doğu’yu Avrupa’yı bile e-mailler üzerinden ve gökdelenlerinden değerlendirmeye razı olan Amerikan basına bakarak, eksen-kayması gibi kaygıları fantastik ve çocuksu bulduğumu söyleyeyim. Kaldı ki, Türkiye’nin İran’ı “desteklediği” de yok, anlamaya ve mümkünse sakinleştirmeye çalışıyor. [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] A.B.M: Hamaney'in gazeteci torunu: ‘Türkiye şimdi dostumuz ama yarın en büyük rakibimiz olacak' dedi. Sizce İran gerçek anlamda Türkiye'nin müttefiki olabilir mi? A.A: İran, bir büyük medeniyet olup, Birinci Haçlı Seferinden bu yana Türklerin ne yaptıklarına pek de akıl erdirememiştir, doğrusu. Müttefik olmaya gelince, Kasr-ı Şirinden bu yana dalaşmamak konusunda ittifak yapagelmekteyiz, öyle değil mi? Rekabete gelince, kendi adıma İran mallarını uluslararası piyasalarda görmek hoş olurdu diye düşünürüm! Bir soru da benden, Hamaney’in torunu, nerede eğitim gördü acaba? Bu “rakip” lâfları, filân, pek bir Batılı (Amerikan?) ses veriyor! 'Eşkiya dünyaya hakim olmaz' A.B.M: Son günlerde terör örgütünün gerçekleştirdiği hain eylemlerin artmasını neye bağlıyorsunuz? A.A: Artıyor mu, gerçekten? Doğru dürüst istatistikler varsa da, ben hakim değilim. A.B.M:Terörden kimler nemalanıyor? Yıllardır önüne geçilemeyen terörün son bulması için ne yapılabilir? A.A: “Nemalanma” sözcüğü beni aşar! Nemanın maddisi olur, manevisi olur, sapığı olur, kariyeristi olur, kariyeristinin üzerinden kendi kariyerini perçinleyeni olur. Dediğim gibi, beni aşar. Öte yandan, “önüne geçilemeyen” ibarenizi, “önüne geçilmeyen” şeklinde değiştirmek isterim. Bakın, meğer ki, siz ayak sürüyün, mümkün değildir, eşkiya dünyaya hakim olmaz. İşin sırrı Kurtlar Vadisi'ndeki müthiş uyum A.B.M: Kurtlar Vadisi Pusu” dizisini takip ettiğinizi biliyoruz… Kurtlar Vadisi'nin dünyada beşyüz milyon insan tarafından izlenmesini neye bağlıyorsunuz? A.A: İyi de bu bir tez sorusu! İlk tepkim, Asya tipi yiğitliğe özlem olurdu. Buşido’dan, Şaolin rahiplerine, insanoğlunun gündelik yaşamın dışında ve üstünde bir misyonu olduğunu, dilersen Soljenitsin, dilersen Tolstoy bağlamında, bilen, kadınsı duyarlılıklara (ve dolayısıyla kadınlara) takılmayan, yoktan vareden, sonsuz bir umudun, doğrunun ve çilenin temsili – daha ne olsun?! A.B.M: Hollywood tipi filmlerde başkarakter tek bir kişi üzerine odaklanıp senaryo başkarakteri tanrılaştırırken Kurtlar Vadisi'ndeki 3 ana karakterden oluşan 'ekip' sizce neyi simgeliyor? A.A: Bence ana karakter burada da tek ve senaristler üçlünün ikisi her an ikame edebilirler. Kendi adıma öyle olsun istemem ama Alemdar’ın yapısı değişmediği sürece, yan karakterlerin ayrılması diziden vazgeçirecek bir hareket de olmaz. A.B.M: Kurtlar Vadisi'ndeki karakterlerden Ömer baba kimdir? Bizim kültürümüzdeki yeri nedir? A.A: Kadim kültürümüzün sesi. Dede Korkut ile İslâm mütefekkirleri arasında bir sentez, Polat karakterini yetiştiren toprak. A.B.M: Kurtlar Vadisi Filistin neyi anlatacak? Amerika'nın dünyayı yönetmesinde en etkin silah olarak kullandığı 'sinema' göz önüne alınırsa bu film dünya kamuoyunda itci bir güç oluşturabilir mi? A.A: Film neyi anlatacak bilemem. Öte yandan, sinema elbette kamuoyu yaratan unsurların en başında gelir. Baksanıza, Midnight Express’in aşağılık telmihlerinden hâlâ kurtulamadık. A.B.M: 'Bu zamanlar Türkiye' formatındaki Kurtlar Vadisi Pusu dizisinin gündemi bu kadar iyi yakalayabiliyor olmasının sırrı sizce nedir? A.A: Senaristlerinin çok ayağı yerde, ciddi insanlar olduklarını düşünüyorum. Türkiye’nin nabzını bırakmayan, dağılmayan, gündem odaklı, “siyaseten doğru” olmaya takılmayan, özgün olmaktan korkmayan ve tabii bir o kadar da çalışkan - neticeten kim her hafta bir uzun metraj senaryosu yazabilir? – insanlar. İşin sırrı bence bu ekibin ruhunu başarıyla taşıyan prodüksiyonda. Müthiş bir uyum! A.B.M: Türkiye'de Polat Alemdar gibi birisini yetiştirebilecek irade var mı? A.A: Elbette, vardır! Bakın, sinema, hüdayi nabit bir sanat dalı değildir. Çok uç bir örnek vereyim, Ku Klux Klan olacak ki, yandaşı-karşıtı yüzlerce karakter çıkabilsin, bir o kadar filme konu olabilsin. Ateş olmayan yerden duman tütmez. A.B.M: 'Hollywood'u Kapattığım Gün' adlı kitabınız Amerikan sineması ve yönetiminin sembiyotik ilişkisini, ABD'nin yapay tarih düzenlemesini oldukça net bir biçimde anlatıyor. Kitaptaki tespit ve yorumlarınız da ufkumuzu genişletiyor... Kitabınızın başında, Prof. David Hornbeck Amerika'nın tarihinde İspanyol ve Meksika izlerine değinirken Kızılderililerden bahsetmiyor... Üniversitede, Amerikalı hocam Richard Reid'le bu konuyu tartıştığımda bana bütün devletlerin şiddetle kurulduğunu söylemiş ve Kızılderilileri katlettiklerini de inkar etmemişti. Tarihi gerçekleri çarpıtanların sadece ABD olmadığını düşünürsek bu noktada yapılan tarih düzenlemesini kendi içinde mazur göremez miyiz? A.A: Mazur görülüyor zaten – mazur görülmese ne Amerikan tarihi, ne de (dolayısıyla) Amerikan sineması ve hayranları olurdu. Ne var ki, mazur görmek üstünü kapatmak anlamına gelmez, gelmemeli – hele de entelektüeller başlarını hiç ama hiç başka yana çevirmemeli. “Hoşgörü” kevgirinin deliklerini genişletirseniz, aradan neler neler geçer – Guantanamona hapishanesi de dahil, Gazze de. A.B.M: Kitabınızda bahsettiğiniz 'Teddy Bear' adındaki oyuncak yani comfort object (Ben buna rahatlatıcı nesne diyorum) Amerikan halkının vazgeçilmezlerinden birisi oluyor. Bu oyuncağın Teddy Roosvelt'te ithaf olarak çıkıp, Amerika'nın simgelerinden birisi olduğunu düşünürsek yöneten kişilerin halkı böyle bağnazca kuklalarla özdeşleşir hale getirmelerindeki amaç insanları duyarsız hale getirmek mi? A.A: Bakın, siz siz olun, sıradışı ya da olumsuz herşeyi “yöneticiler”e yüklemeyin. Teddy Bear mesela Roosevelt’in ya da çalışanlarının değil, fırsatçı bir tüccarın eylemiydi. Diyeceğim, yöneticiler, yönetilenlerin yansımalarından ibarettirler. Halkları “kuklalarla özdeşleşmeye” götüren dinamikler çok daha karmaşık ve kapsamlıdır. Her biri üzerinde binlerce sayfada ancak özetlenebilecek araştırmalar gerekir. A.B.M: Amerika'da rating rekorları kırıp 8 sezondur yayınlanmakta olan 24 dizisindeki siyahi başkan karakterinin Obama'nın gelişiyle gerçek olması sizce tesadüf müdür? Obama'nın uygulamayı vaat ettiği 'değişim' politikası seçim öncesi verdiği vaatlerle örtüşüyor mu? Dış-politika üzerinden yorumlarsanız, amaç sadece 'ötekiler' olarak bellenen doğudaki insanların anti-Amerikan duruşlarını yumuşatma çabası mıdır? A.A: Tabii ki, tesadüf değil! Hollywood’u Kapattığım Günü hatırlarsanız, başka örnekleri olduğunu da göreceksiniz. Bir büyük oligarşik yapıdan bahsediyoruz, herkesin herkesin nabzını tuttuğu bir yığışım. Obama’ya gelince, ne kadar iyi niyetle, ne vadetmiş olursa olsun, “kendi ekibi” yani, aile çevresi + okullar + iş dünyası + siyasi aktörler şeklindeki “kendi” ekibi yok; daha çok dev bir partinin başına “monte” edilmiş, çok zeki, çok iyi niyetli biri gibi duruyor – deyin ki, CHP’ye genel başkan olmuş Erdal İnönü. Vaadlerini yerine getirebilmesi de bu bağlamda zor olacaktır. Öte yandan, Amerikan kamuoyunun, anti-Amerikan hissiyatın, bir yeterince farkında olmadığını, iki, Obama’yı bu yüzden seçmeyi düşünecek kadar aldırmadığını düşünüyorum. A.B.M: Irak savaşını bir özgürleştirme operasyonu gibi gösteren Ölümcül Tuzak filmi giderek yozlaşan Amerikan ordusundaki askerlerin itibarını kurtarmak adına yapılmış bir propaganda filmiydi. Kathryn Bigelow, “Bu ödülü, Irak’ta çarpışan 150 bin çocuğumuza, Afganistan’da çarpışan 2500 çocuğumuza ve 4500 şehidimize adıyorum” sözleriyle teşekkür konuşmasını tamamladı. Afganistan veya Irak’ta bulunan diğer askerler ve insanlara dair bir şey söylemeyen konuşmasının da film kadar militarizm ve şovenizm kokuyordu. Bu filmin, kitabınızda izah etmeye çalıştığınız aldatmacanın son perdesi olduğu kanısındayım. Siz 6 Oscar ödüllü Hurt Locker (Ölümcül Tuzak) filmini bu noktada nasıl değerlendirirsiniz, Oscar ödüllerinin eğiliminin sanatsal olmasından ziyade kitlesel bir siyaset güttüğünü söyleyebilir miyiz? A.A: Filmi görmedim. Doğrusunu isterseniz görmeye niyetim de yok. Oscar ödüllerinin en çok satış yapan bayiler ödüllendirmek üzere biraraya gelen şirket yöneticilerinin yaptıkları toplantılara benzettiğimi zaten kitapta yazmıştım. Ancak, “aldatmacının son perdesi” olduğuna katılmıyorum, arkası gelecektir. Az sonra! Aman bizden ayrılmayın! Yazete |
| Saat 15:27. |
Powered by vBulletin Version 3.8.4
Copyright ©2000 - 2010, Jelsoft Enterprises Ltd.
Türkce Ceviri : paylas.eu V8 ©
2006-2009 iletisim&abuse : germiyanx @ yahoo.de